ORHUN YAZITLARI, TÜRKLER VE TÜRKÇE…

Bu günden tam 123 yıl önce Danimarka Kraliyet İlimler Akademisi dilbilimcilerle dolup taşmış, Dilbilim Profesörü Wilhelm Ludwing Thomsen; bütün dilbilimcilerin ezberlerini bozmuştu. Bu dilbilimci, o gün, Orhun Anıtları ve yazıtlarının Türklere ait, yazıların da Türkçe olduklarını dünyaya duyurdu. Türk tarihinin ve Türkçenin ezeli ve ebedi tapuları olan bu anıtların gizemleri açıklandıkça; Türklüklerinden utanan bazılarının akılları başlarına gelecek, bazıları da bütün bilim dünyasının kabul ettiği bu gerçekleri görmek istemiyeceklerdi. Bu gerçekleri açıklayanlara “ırkçı faşist” diyerek ortalığı karıştıranlar, Türk diye bir ırkın olmadığını savunanlar var. Asıl ırkçılık yapan ve etnik milliyetçiliği körükleyen bunlardır. Hiçbir zaman ırkçılık, etnik milliyetçilik gibi bir derdimiz yoktur. Hiç kimse ırkını seçme şansına sahip olmadığından yeryüzünde yaşayanların hepsine önce insan gözüyle bakarız. Doğru bakış açısı da budur.

 

İlk kez 13. Yüzyıl tarihçisi Alaaddin Ata Melik Cüveyni Uygurlar’a ait Karabalsagun yazıtlarını görmüştür. Bir başka tarihçi İbni Arabşah, Köktürk harflerinden söz ederek “ben gördüm, 41 harfi var” demiştir. 1721’de Yenisay yazıtlarını gören batılı dilbilimciler gördüklerini açıklayınca, batılı bilim adamları alan araştırmalarına başladılar. Ancak bu yazıları okuyamadıkları için yazıtların kimler tarafından yazıldığını anlayamamışlardı. 1889- 1893 yılları arasınada Moğolistan’da yapılan araştırmalarda Kültigin’in bengü taşı ve o güne kadar bilinmeyen bir çok anıt ve yazıt bulundu. Çin’e yakın bazı bölgelerde bulunan Çince yazılar okununca, yazıtların Köktürkler’e ait olduğu anlaşıldı. İlk kez Radoloff 56 yazıtı okuyup,  çevirdi. Sonrasında bu çalışmalar hızlandı ve yeni bulgular ortaya çıkarıldı.

 

Köktürk yazıtlarını Türkiye’de ilk kez ilk tanıtıp, yayımlayan Necip Asım’dır. Konuya ilgi duyan öteki Türkiyeli tarihçi ve dilbilimciler ayrıntılı çalışmalar yaparak, Türk tarihi ve Türkçe hakkında önemli yapıtlar verdiler. 1988 yılında hazırlanan Koruma ve yerinde sergileme projeleri, müze binaları olarak 1990’da tamamlanmıştır. 1990 yılından bu yana Türkiye’de bu tür çalışmalara ağırlık verilmiş, çok boyutlu işbirliğine de gidilmiştir.

 

Batılı bilim adamları kendi tarihlerini merak edip araştırırlarken, her taşın altından Ön Türkleri’n çıktığını görünce bunu gizlediler. Kendilerinin köklü bir tarihlerinin olmadığını görünce, Türkleri aşağılayıp kendilerini yücelttiler. Kendilerine uyduruk kaydırık tarihler yazdılar. Türkler de bunları gerçek sanıp kendi tarihlerine yeterince önem vermediler.

 

Türk dili konusunda Anadolu Türklerinin geçirdiği aşamalar son derece ilginçtir. Selçuklu devleti kuruluşundan yıkılışına kadar resmi dil olarak Farsça yazıp, Farsça konuştu. Osmanlılar, göçebelikten ve çadırdan çıkıncaya kadar yalın Türkçe yazıp, yalın Türkçe konuşuyorlardı. Ancak, saray ve şehirler kurulmaya başlanınca; Farsça, Arapça, Fransızca, Almanca ve Türkçe karışımı Osmanlıca denilen karma bir dil ortaya çıktı. Selçuklu’ya Selçuklu, Osmanlı’ya Osmanlı denildiğinden cumhuriyet dönemine kadar Türk adı hiç anılmazdı. Etnik olarak Türklük ve milliyetçilik bilinci Tanzimat döneminde ortaya çıkmaya başladıysa da  cumhuriyetin kuruluşuyla hem Türklük ve Türkçe önem kazandı. Atatürk, Türk’ün etnik kökenlerini ve bilinenden çok daha eskilere uzanan tarihini araştırtmak için okyanus ötesi ülkelere bile araştırmacılar gönderdi. Buralarda Türk izleri ortaya çıkınca, tarihçilerin ezberleri bozuldu. Atatürk’ün Güneş- Dil tezini kabullenemeyen palyaço tarihçiler, bu teze karşı çıktılarsa da kabul görmediler. Ancak Atatürk ölünce, bunlar yeniden ortaya çıkıp bu çalışmaları bitirdiler. Hatta Atatürk’ü ve bu araştırmaları yapanları ırkçılıkla suçladılar. Oysa, Atatürk; ırkçılık yapmak, bir ırkın diğer ırklardan üstünlüğünü kanıtlamak ya da arı duru bir Türk toplumu yaratmak için değil; gerçeklerin ortaya çıkması için bu konulara ağırlık vermişti. Çünkü kendisi bunların böyle olduğunu biliyordu ve bilim insanlarınca da kanıtlanmasını istiyordu. Ama o dönemde Türklüğünden utanan bazıları bu çalışmaların önünü kestiler. Halen de aynı konuyu gündemde tutuyorlar. Türklük cumhuriyetle anlam kazandı. Türkler cumhuriyetten sonra ulus bilincine ulaşabildiler.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar