Gazali ve Ege Kıyıları
Yapılan araştırmalara göre günde ortalama 16-17 bin kelime konuşabildiğimiz söyleniyor. Bu konuşabilme kapasitesinin cinsiyet, yaş, meslek gibi bazı kategorilerde yükselen alçalan grafikleri de mevcut. Fakat yine de çok korkunç bir rakam değil mi?
Konuşmak, konuşabilmek, anlaşılabilmek, anlayabilmek…
Evet, bunlar elzem ve hayati şeyler lakin “İnsan ömrü bu kadar konuşma kapasitesi ile ne kadar doğruya ve ileriye gidebilir?” diye düşünmedim değil. Buna sebep ise 900 yıl önce bizler için kaleme alınan Gazali’nin ‘Dil Belası’ kitabı oldu. Yakın çevrem bu konuya olan hassasiyetimi çoktan öğrendi. Artık yazabilecek evreye geldiğime göre sizlerle paylaşmak istediklerim var.
Çok enteresan bir devirde yaşıyoruz. Örneğin birine “İyiyim, bir sorun yok” diyoruz oysa ki olayı büyütmemek için geçiştirdiğimiz bir cümle kurduğumuzun farkında mıyız acaba? Ya da “Sen bilirsin tabii” diyoruz ama aslında biz daha iyi biliyoruz belki de sorumluluk almaktan kaçıyoruz kim bilir…
Belki de artık olay doğru ya da yanlış olayı değildir. Dilin kaotik bir ortamdan zarif bir ayrılış biçimidir. Gazali bu devirde yaşasaydı acaba ne derdi? Kime nasıl güvenebilirdi? Ya da mevcudiyetinin ve mecburiyetinin farkında olarak olaylara filozof bir edayla mı bakardı yoksa bu devrin çekilmez olduğunu kabullenir ve sofistike stil ile birlikte bir Ege kıyısına mı yerleşirdi?
‘Dil Belası’ kitabında dilin afetleriyle insanı nasıl bir karanlığa sürüklediğinden bahseder ama günümüzde durumlar biraz allak bullak olmuş durumda. Artık bu afetler söylediklerimizle bizi bulduğu gibi bir de sustuklarımızla da bizleri bulur vaziyette. Çünkü artık sadece söze dökülmekten ziyade içsel yolculuğumuz, kendimize olan inancımız (ya da inanmayışımız) da bu yolculukta bizimle beraber. “Çok takmıyorum artık” diyerek umursamaz biri olmaya, “Bu da böyle bir anımdı” diyerek de iz bırakan olayları kabullenir olmuş durumdayız. Çünkü artık iç sesimiz, dış sesimizi çoktan geçer olmuş ve doğru konuşmaktan ziyade doğru görünmek daha popüler halde.
Sonuç olarak söz gümüşse, sükût altın mıdır hala bilemiyorum. Çünkü içsel yolculuğun dışarıdaki yolculuğa rehberlik ettiğine inanan ve buna göre şekillenen bir anlayışı benimsediğim politikam olduğu için…