Konya
Açık
7°
Aksaray
Parçalı bulutlu
5°
Karaman
Parçalı az bulutlu
7°
Ara

Müze Ama Hiç de Masum Değil!

YAYINLAMA:

Bugün şehirler, insanlar, eşyalar ve “ev gibi hissetmek” üzerinden insanların aidiyetlerini psikolojik ve duygusal bir çerçevede ele almak istedim. Çokça zaman önce okuduğum ‘Masumiyet Müzesi’ romanı henüz yeni popüler olmuşken, ilk okuduğumda hissettiğim rahatsızlık, öfke ve derin mutsuzluğu kişinin aidiyet hissi ile birleştirmiştim. Farklı bir pencereden bakmak gibi olacak, belki kimine göre “ne ilgisi var şimdi” nidası olacak ama gelin birlikte inceleyelim.

Hikâyenin başından sonuna kadar örülmüş bu olay örgüsünde aslında durum çok da yabancı sayılmıyor okuyucuya. Kimi insan hayatında Füsun’u deneyimlemiştir kimi ise Kemal olmaktan kıvanç duymuştur. Kimi Sibel gibi sadece “aldatılmıştır” kimi ise Füsun’un annesi gibi evladının iyiliği için (!) yapmıştır bazı şeyleri. Ya da hepsini başkalarının hikâyelerinden dinlemiştir.

Ben, ‘modern zaman Freud’u’ olarak şunu sormak isterdim aslında Füsun’a: Küçük hanım siz taklit eşyalara layık görülebilecek, bir ilişkide ikinci insan olmayı kendinize değer görürken aslında değersizlik ile kendinizi bu hisse aidiyet kurduğunuzun farkında mısınız? Olay ne yoksulluk ne yokluk bilinci. Olay tam da istediğiniz ve hissettiğiniz gibi oldu. Çünkü günün sonunda herkes ne istediyse onu yaşamakta özgür. Bu tercihleri kendiniz yaptınız ve hiç kimsenin suçu değildi.

Füsun negatif kendilik dürtüsü içerisinde kendisine reva görülen bu muameleyi aşk sanırken, Kemal ise nesne bağlılığını aşk sanmıştı. Oysa aşk her şeyin başında değer vermek, merak etmek, iyi hissetmek demek değil miydi? Totale bakıldığında sorunlu ama bunun farkında bile olmayan bir adam, hayatlarında derin kedere sahip 2 kadın bırakmıştı arkasında. Ne yazık ki bazı duygular o kadar kuvvetli ki önüne bilişsel birtakım gerçekler de sunulsa girdiği evi darmadağın edebilecek güçteydiler. Bunun en iyi örneklerinden biri ise Sibel’in, Kemal’i iyi etme pahasına kendinden, öz benliğinden ve gururundan vazgeçerek kendisini sabote etmesiydi...

Olanı en zıttı ile anlatmakta birebirdi bu romanın ayrıntıları aslında. “Masumiyet Müzesi” denmişti fakat bir insanı eşya gibi biriktiren bir kişinin ‘nesne bağımlılığına’ şaşkınlıkla şahit olmuştuk. “Merhamet Apartmanı” denmişti fakat bir duygunun insanın hayatına nasıl mâl olabildiğini görmüştük.

Ve itiraf etmeliyim ki bu boğucu hikâyenin sadece izleyici koltuğunda olmak bana yetti. Özgürleşemeyen her duygunun bir çapayla başka zayıf bir duyguya büründüğüne şahit olduğumuz bu erada hayat bizleri ne Kemal gibi klinik psikoloji semptomlu bireylerle, ne Füsun gibi değersizlik hissine mağlup olanlarla ne de kendi evladının celladı olan ebeveynlerle aynı masada buluşturmasın.

Dilerim herkes kendine layık olanı seçmekte bir numara olur ve müzeler sadece sanat eserleri ile dolar.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *