Kim kime etik dersi verebilir
Siyasette parti değiştirme ya da bilinen adıyla “transfer” konusu hep halk arasında tartışılır. Etik değerlendirmeler yapılır. Sanki bu durum bir ilkesizliği işaret ediyorken bunu eleştirenler hep en ilkeli olduklarını savunurlar falan filan…
Bu olaya biraz farklı bir açıdan bakmak istiyorum. Ülkemizde çok partili döneme geçildiği zamanlardan itibaren bu tür parti değiştirmeler görülür. 1950 ile 1960 arasında çok güçlü bir DP iktidarı olduğu için çok güçlü, stratejik “transferler” gözükmez.
1960-1970 arası; 1961 Anayasası’nın da etkisiyle çok partili ve parçalı bir Meclis yapısı oluşur. Koalisyonlar bu dönemde gözükür. Bu dönem, transferlerin ilk kez siyasal denge unsuru olarak kullanıldığı zamandır.
1970’lerde sık hükümet değişiklikleri yaşanması ve koalisyon krizleri transfer konusunu önemli kılıyor. Bazı milletvekili geçişleri, hükümetlerin düşmesine ya da ayakta kalmasına etki ediyor. 1970’lerin ve de hatta yakın tarihimizin bu konudaki en önemli “transfer” olayı herkes hatırlayacaktır; “Güneş Motel” olayıdır.
1977 seçimlerinden sonra tek başına iktidar olamayan Bülent Ecevit; AP’den 11 milletvekilini “transfer” ediyor ve “Azınlık Hükümeti” kuruyor. Bu 11 milletvekilinin hepsine de bakanlık ya da üst düzey görev verilmesi de ayrı bir tartışma konusu oluyor. Bu durum Cumhuriyet tarihine “transferlerin, doğrudan, iktidarı belirlediği ilk olay” olarak geçiyor. Bu olaydan sonra da transferlerin etik olup olmaması tartışması başlıyor.
Rahmetli Ecevit aynı durumu 1995-1999 döneminde CHP’den DSP’ye transferler yaparak da yaşatmıştı.
Daha sonraki Fazilet Partisi’nden Ak Parti’ye geçiş; Ak Parti’den DEVA ve Gelecek Partisi’ne geçişler konuları biraz daha farklı değerlendirilecek konular aslında.
Ama burada yine tarihe geçen bir “transfer” daha var ki; onda da Kılıçdaroğlu rol oynadı. CHP’li 15 milletvekili Meral Akşener’in İyi Parti’sine geçti. İyi Parti Meclis’te grup kuramadığı için seçime katılamıyordu. Bu transferlerle seçime bir Meclis Grubu ile katılıp, seçimden sonra bu vekiller tekrar CHP’ye döndü. Cumhuriyet tarihine, açıkça ilan edilmiş, geçici ve stratejik ilk transfer örneği olarak geçti.
Belediyelerde bu konu biraz daha pragmatik olduğu için toplumsal olarak değerlendirilmez. Yani milletvekili transferi kadar popüler değildir. Aslında işin en ilginç tarafı da şudur, kimsenin kimseye diyecek bir şeyi aslında olamaz.
İşin güncel ve somut kısmına gelince en önce yapacağımız değerlendirme “ülkemizde ideolojik parti kalmadı” değerlendirmesidir. Dolayısıyla ideolojik bir değerlendirme yapılmadığından daha popülist bir değerlendirme ile aday belirlenmekte ve de ardından adaylar ideolojik bir bağla, bağlı olmadıklarından rahatça başka bir yöne meyil edebilmekteler.
Bunun aslında en güzel örneği YRP Konya belediye başkanları olarak gösterilebilir. YRP’den seçilen belediye başkanlarının bazıları öncelikle bulunduğu ilçeden Ak Parti belediye başkan adayı olarak başvurmuşlardır. Ak Parti, aday göstermeyince, o dönemki YRP il teşkilatı, Ak Parti’den aday gösterilmeyen bazı kişileri ikna etmiş ve YRP’den aday göstererek, konjonktürün de yardımıyla seçimde başarılı olmuşlardır. Gelinen aşamada belediye başkanları yine Ak Parti’yi seçmişlerdir.
Refah Partisi’nden Fazilet Partisi’ne geçip onu da bölen Ak Parti değil mi?
Ak Parti’yi bölmeye çalışan, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi değil mi?
MHP’yi bölmeye çalışan İyi Parti değil mi?
İyi Parti’yi bölmeye çalışan Zafer Partisi değil mi?
Cumhuriyet tarihindeki en fazla etik tartışmasına yol açan olayların içindeki parti CHP değil mi?
Yani aslında bu konuda kimsenin kimseye diyecek bir şeyi olmaması ve en fazla birbirlerine yüklendikleri konunun bu olması ilgi çekici değil mi?
Politikadan uzak vatandaş bu konuda daha mı masum, bu da ayrı bir yazı konusu…
Asıl soru şu: Parti değiştiren siyasetçi mi sorunlu, yoksa buna şaşırıyormuş gibi yapan siyasal kültür mü?
Türkiye’de transfer tartışmaları, ilke savunusundan çok bir “etik üstünlük” yarışına dönüşmüş durumda. Oysa bugün herkesin eleştirdiği pratiğin, dün bir yerinde durduğu açık. Güçlü olanın çağırdığı, zayıf olanın gittiği; ihtiyaç bittiğinde ahlakın hatırlandığı bir siyasette, kimsenin kimseye ilkesizlik suçlaması yöneltmesi inandırıcı değil.
Belki de artık kabul etmemiz gereken gerçek şu: Türkiye’de sorun, transfer yapan siyasetçiler değil; transferlerle ayakta duran bir sistemin, hâlâ ilke konuşuyor gibi yapmasıdır.
Dostlukla kalın.