İthal tartışmalar, yerli gerçekler
Birkaç yazı önce “Bu konu için ayrı bir başlık açacağım” dediğim bir konu vardı, hatırladınız mı? Artık şu mevzuya bir girelim. Mevcut gündemden biraz uzaklaşarak ‘gaz kesmiş’ gibi olacağız ama olsun, size söz vermiş bulundum bir kere. Aslında “boş, beleş” diyeceğimiz bir konu da değil, ‘iç dinamiklerimiz’ söz konusu…
Feminizm ile ilgili aykırı görüş belirtmek cüretkar bir hareket, farkındayım ve bu cüreti kendimde bulduğum için yazıyorum. Birileri beğenmeyebilir, bu benim görüşüm. Nasıl ki karşı mahalle açık açık görüş belirtip, “Ben buyum” diyorsa, biz belirtince de sıkıntı çıkmamalı yani.
Bazı ‘fikir akımları’ ve hatta ‘yaşam tarzları’ toplumun gerçekliğinden kopuk.
Geride bıraktığımız 8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü idi. Gün dolayısıyla paylaşılan bazı mesajlarda ‘İstanbul Sözleşmesi Yaşatır’ gibi sloganlar gördüm. Herhangi bir sözleşmenin yaşatacağını düşünmüyorum. Çünkü Türkiye’de şiddetin gerekçesi farklı. Bu gerekçeler de birilerinin sürekli vurguladığı ‘ataerkil toplum’, ‘toplumsal cinsiyet eşitsizliği’, ‘Türk milletinin Doğu toplumu olması’ vesaire gibi şeyler değil.
“Sözleşmede taahhüt edilen maddeler uygulamaya konulduğunda aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet önlenecek. Aksi takdirde kadın, erkek hegemonyası altında ezilecek” diye sözleşmeyi savunanlar, Türkiye’de şiddeti doğuranın, tetikleyenin ‘erkek’ olduğunu zannediyor. Aklınızdan geçenleri susturup, sahaya net bir şekilde baktığınızda Türkiye’de şiddeti tetikleyen temel faktörün ekonomi olduğunu görebilirsiniz. Şimdi bu işin bir tarafı…
Gelelim, Türkiye’deki feminizm anlayışına. “Feminizm aslında şudur”, “Dünyada feministler böyledir” tartışmasına girmeden, Türkiye’de bunlar neler yapıyorlar, görüşlerini nasıl yansıtıyorlar, anlatayım.
Bunların ne gibi eylemleri var? Sayıyorum: Erkeğin cüzdan kabarıklığına bakmak, tipiyle alay etmek, kıyafetiyle dalga geçmek, kendisine bir söz söylendiğinde homolu, heterolu kelimelerden oluşan ve çoğu hemşehrimin anlamayacağı dilden cümleler kurmak, eşitlikten bahsedip erkeğe demediğini bırakmamak ve düşmanlık beslemek...
Mesela sorsak hepsi ‘başlık parası’ olayına karşıdır ama erkeğin ömür boyu nafaka ödemesi konusunu eleştirdiklerini görmedim, tam aksine destekleyenleri gördüm. Buradan başlık parasını savunduğum anlaşılmasın, savunmuyorum.
İsviçreli bir kadın bilim insanı çıksa, “100 kişilik ekipten oluşan bilim insanları olarak araştırdık. Feminizmin bireylerin analitik ve rasyonel düşünmesinin önünde engel olduğu sonucuna ulaştık” dese, linç ederler. “Erkek egemen düşünce yapısına sahip aşağılık filan falan” diye hakaret ederler, söverler.
Sevgi, aşk, barış, umut, ümit, kardeşlik, çiçek, böcek gibi sevimli kelimeler ardında saklanıp; fuhuş, uyuşturucu ticareti başta olmak üzere birçok illegal işe girişenler var bunların aralarında. Bilen biliyor, isim vermeyeceğim. İşin bu noktasında “Bunlar genel olarak böyle” demiyorum, “Bunları da yapanlar var” diyorum. Sayıları ve verdikleri zararlar da az değil…
Bir de LGBT diye bir şey türedi. Yanına yöresine daha harf ekliyorlar, artı eksi işaretleri falan koyuyorlar, kafalar karışık. Dünyada zaten vardı da bizim Türkiye’ye sonradan ithal edildi. Dünyanın birçok farklı ülkesinde ‘Onur Yürüyüşü’ düzenliyorlar. “Bu işleri kim finanse ediyor acaba” diye merak ettim. Bazı ülkelerde bu yürüyüşleri düzenlenmesinde emeği geçen kişi, kurum, kuruluşların isimleri saklanmıyor.
“Faiz lobisi” gibi bir yorum yapmayı hiç istemezdim ama dünyada bu işi Yahudiler ve tüm dünya tepki ortaya koyarken, İsrail’e “gık” diyemeyenler destekliyor. Yani, “Özgürlük, yaşam hakkı, eşitlik, toplumsal falan fıstık” diyenler, soykırım yapanlardan ve yancılarından destek alıyor.
Ha şunu belirtmeden geçmeyeyim, benim amacım kadın cinayetlerini meşrulaştırmak, aile içi şiddete seyirci kalınmasını istemek, cinsiyetçilik yapmak, bu eylemleri gerçekleştirenlerin gönüllü olarak avukatlığını yapmak değil.
Toplumun anlamadığı dilden konuşup, cahillikle suçlayanlarla, milletimin geleceğini tehdit edenlerle anlaşamıyorum. Aynı dili konuşmuyoruz, aynı duyguları paylaşmıyoruz.
Bir ülkede kanun koyucu, yasa çıkarıcı kendi toprakları üzerinde yaşayan toplumun değerlerini, kültürünü düşünmek mecburiyetindedir. Türkiye’de bu anlamda atılan adımlar var.
Sonuç olarak Türk milleti özüne sahip çıkmalıdır. İthal, ‘marjinal’ akımlara prim vermemelidir.
Esenlikler…