Hadi Bakalım; Fransa’dan Bakınca
Ortadoğu, Asya derken bu defa yolum batıya düştü. Geçtiğimiz hafta Fransa’daydım. Bir hafta boyunca yalnızca başkent Paris’i değil, başka şehirleri de gezme, görme, gözlemleme ve inceleme fırsatı buldum. Yıllar önce Fransa’nın Lille şehrine gitmiş, bir iki gün vakit geçirmiştim. Bu defa Lille değil, başka şehirlerdeyim.
Seyahatlerde hep toplu taşım araçlarını, Fransa içinde de demiryollarını, yani trenleri kullandım. Paris’te ise şehir içi ulaşımda metroyu tercih ettim. Toplu taşımanın hemen her yere ulaşması nedeniyle başka bir araca veya taksiye ihtiyaç duymadım. Aslında bir ülkeyi tanımanın en iyi yollarından biri de onun yaşam alanlarını, toplu taşıma araçlarını, çarşılarını ve insanlarını gözlemlemektir.
Fransa, Avrupa Birliği’nin başat ülkelerinden biri. Kendine özgü kuralları, kurumları ve işleyen sistemleriyle Avrupa’nın en önemli ülkelerinden. Fakat bir ülkeyi yalnızca ekonomik göstergeleri, tarihi eserleri veya teknolojisi üzerinden değerlendirmek yanlış olur. Asıl mesele, bütün bunların insan hayatına nasıl yansıdığıdır.
Daha ilk anda başlayan düzen
Fransa’da ne gördüm ne görmedim konusuna gelmeden önce havaalanından başlamak gerekir. Zira bir ülkenin ilk temas noktası şüphesiz havaalanlarıdır. Onlarca görevli tarafından karşılanıp yönlendirildikten sonra polis kontrolünden oldukça rahat biçimde geçtim. Havaalanından çıktıktan sonra kimseye sormadan metroya ulaşabildim. Çünkü hemen her yerde nerede olduğunuz, nereye gideceğiniz ve oraya ne kadar sürede ulaşacağınız konusunda bilgi var.
Fransızca bilmemenize rağmen işaretler, semboller ve yönlendirmeler sayesinde yolunuzu kolayca bulabiliyorsunuz. Bu bana önemli bir şeyi düşündürdü: İyi işleyen bir sistem, onu kullanan herkesin o ülkenin dilini bilmese de yolunu bulmasına yardımcı oluyor.
Elbette taksi de var. Ancak toplu taşımanın yaygınlığı nedeniyle taksiye fazla ihtiyaç duyulmuyor. Metro istasyonlarında ise görevli sayısı oldukça az. Bilet işlemleri makineler üzerinden yapılıyor, kontroller de büyük ölçüde yine sistem tarafından kontrol ediliyor. İnsan, sistemin merkezinde ama sistem insanın sürekli müdahalesine ihtiyaç duymayacak biçimde kurulmuş. Bu, yalnızca teknolojik bir mesele değil. Aynı zamanda güven, kurala uyma ve kamusal düzen meselesi.
Paris, neden Paris?
Başkent Paris, yaklaşık 105 kilometrekarelik bir alana yayılmış, geniş bir şehir. Merkezde yaklaşık iki milyon kişinin yaşadığı, metropolitan alanıyla ise çok daha büyük bir nüfusu barındırıyor. Adeta bir ülke. Seine Nehri’nin iki yakasına kurulmuş bu şehir, yüzyıllar boyunca yalnızca Fransa’nın değil, dünyanın da önemli kültür, sanat, moda, gastronomi, diplomasi ve finans merkezlerinden birisi olmuş. Aydınlanma Çağı’ndaki rolü nedeniyle “Işık Şehri” olarak da anılması boşuna değil. Fakat insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bir şehir, ülkesindeki diğer şehirleri gölgede bırakacak kadar ünlü olabilir mi? Hatta çocuklara isim olacak kadar?
Paris olmuş. Şehir mekanikleşmiş bir düzen duygusu veriyor. Caddeler belli bir sistem içinde uzanıyor. Yol kenarlarında umulmayacak kadar çok ağaç var. Ortasından geçen Seine Nehri, şehrin peyzajına ayrı bir güzellik katıyor. Nehrin iki yakasındaki tarihi yapıların oluşturduğu simetri, Paris’e gerçekten “aşk şehri” denilebilecek bir görünüm veriyor.
Elbette bunda yazılan hikâyelerin, anlatılan efsanelerin ve geçmişten bugüne taşınan kültürel mirasın büyük payı var. Fakat asıl önemli olan, bu mirasın korunmuş olması ve bugünün ihtiyaçlarıyla bütünleştirilerek kullanılabilmesi. Burada eski ile yeni birbirine düşman değil. Tarihi yapı korunuyor, fakat modern hayatın ihtiyaçları da karşılanıyor. Metro sistemi bunun en güzel örneklerinden. İlk bakışta karmaşık gibi görünen metro ağı, işaretler ve yönlendirmeler sayesinde anlaşılabilir bir ulaşım sistemine dönüşüyor. Bir anlamda şehrin önemli bir bölümü yer altına taşınmış.
Bir başka Fransa
Toplantımız Paris’te değildi. Fransa’nın kuzeyinde, Manş Denizi’ni geçerek Britanya Adası’na ulaşan tünelin Fransa tarafındaki önemli merkezlerinden biri olan Calais’teydik. Calais şehri temiz, düzenli ve sakin yapısıyla bizi oldukça etkiledi. Binaların genel olarak birkaç katı geçmeyen mimarisi, şehre insan ölçeğinde bir görünüm kazandırıyor. Her yer birbirine yakın, ulaşım kolay, temiz, şehirde bir telaş hâkim değil. Üstelik ücretsiz otobüs seferleriyle de şehrin farklı noktalarına ulaşmak mümkün.
Bütün bunlar insana şu soruyu sorduruyor: Bir şehri yaşanabilir yapan yalnızca binaları ve yolları mıdır? Elbette değildir. İnsan varsa şehir vardır.
Böylesine düzenli, nüfusu belirli ölçülerde ve kuralları yerleşmiş bir ülkenin, nüfusu kalabalık, şehirleri daha kaotik ve kamusal alan kullanımı sorunlu ülkeleri anlaması elbette kolay değildir.
Bundan önce Mısır’daydım. Arka arkaya gelen bu iki seyahat, bana birbirinden oldukça farklı iki toplumsal yapıyı gözlemleme fırsatı verdi. Bir tarafta düzeni korumaya çalışan insanlar, diğer tarafta düzeni bozmayı ve her zaman biraz daha öne geçmeyi doğal gören insanlar…
Oysa bir şehri, bir ülkeyi, bir yeri yaşanabilir yapan kuşkusuz içindeki insanlardır. Fransa’da insanların genel olarak daha sakin, daha sistemli ve birbirlerine karşı daha saygılı olduklarını gördüm. Elbette burada da sırayı bozan, başkasının hakkına giren, öne geçmeye çalışan insanlar var. Ancak dikkatimi çeken, bu davranışların çoğu zaman ülkede yaşayan yerleşik vatandaşlardan ziyade başka ülkelerden gelen bazı göçmenlerde görülmesiydi.
Bu gözlem bana başka bir gerçeği düşündürdü: Eğitimi. Eğitim, yalnızca okulda verilen bir ders değildir. Eğitim, insan davranışlarında görülür. Belki de bizim en büyük eksikliklerimizden birisi burada yatıyor. Eğitim dediğimiz zaman çoğu zaman aklımıza öğretim geliyor. Diploma, okul, sınav, ders, üniversite… Oysa eğitim, insanın davranışlarında meydana gelen olumlu değişikliktir. Sırasını beklemek eğitimdir. Çöpünü yere atmamak eğitimdir. Başkasının hakkına saygı göstermek eğitimdir. Trafikte kurala uymak eğitimdir. Kamu malını korumak eğitimdir. Kısacası eğitim, insanın kendisinden başka canlıların da yaşadığını anlamasıdır.
Fransa’da beni en çok şaşırtan gözlemlerden biri de buydu. Bazı yerlerde, özellikle ziyaretçi sayısının az olduğu noktalarda görev yapan insanların ellerinde kitap okuduklarını gördüm. Deniz fenerinin girişinde bekleyen görevli kitap okuyordu. Bir müzenin girişinde bekleyen görevlinin de aynı şekilde kitap okuduğunu gördüm. Bir süre düşündüm. İnsanın görevi ne olursa olsun, boş bulduğu zamanda kitap okuyabilmesi ve bunu doğal bir davranış olarak görmesi bana eğitimin yalnızca okul çağında verilen bir şey olmadığını hatırlattı. Demek ki eğitim, insan hayatının tamamına yayılan bir kültür meselesiydi. En düşük gelir grubundan en yüksek gelir grubuna, en basit işten en üst düzey göreve kadar insanın davranışlarını biçimlendiren bir kültür…
Hadi bakalım düşünelim
Fakat Fransa’da gördüğüm her şey mükemmel değildi. Burada da düzensizlikler, sorunlar ve toplumsal gerilimler var. Özellikle farklı ülkelerden gelen göçmenlerin bazı kamusal alanlarda kurallara uyum konusunda sorun oluşturabildiğini gözlemledim.
Bu durum bana başka bir gerçeği gösterdi: Eğitim yalnızca bireyin değil, ülkenin de en önemli meselesidir. Bir ülkeye insanları kabul edebilirsiniz. Onlara iş, ev ve sosyal imkânlar sağlayabilirsiniz. Ancak onları o toplumun kurallarına, kültürüne ve birlikte yaşama anlayışına dahil edemezseniz sorunlar ortaya çıkabiliyor. Çünkü farklılıkların bir arada yaşaması için yalnızca hukuk yeterli olmuyor. Bir de ortak davranış kültürü gerekiyor.
İnsanların birbirlerinin hakkına saygı duyduğu, sıranın ne olduğunu bildiği, kamusal alanı kendi malı kadar koruduğu, görevini kimse görmese de yaptığı ve boş zamanında kitap okuyabildiği bir toplum kendiliğinden oluşmuyor. Bunun arkasında yıllar süren bir eğitim, kültür ve kurumlaşma süreci var. Bizim de üzerinde biraz daha düşünmemiz gereken yer tam da burası diye düşünüyorum.
Yolculuklar insana sadece yeni şehirler göstermez. Bazen kendi ülkesine başka bir pencereden bakmasını da sağlar. Fransa’dan dönerken aklımda Eyfel Kulesi’nden çok başka bir şey kaldı: Bir ülkenin gelişmişliği, yalnızca yollarının, binalarının ve teknolojisinin gelişmişliği değildir. Asıl gelişmişlik, insan davranışlarında görülür.
Hadi bakalım…
Şimdi biraz da kendimize dışarıdan bakıp, düşünelim.