Bilimin Işığında: Cehalet, Bağnazlık ve Değişen Dünyayı Okuyabilmek
İnsanlık tarihi incelendiğinde toplumların yükselişi ile çöküşü arasındaki en temel farkın bilgiye verilen değer olduğu görülmektedir. Bilgi üreten, sorgulayan ve değişime uyum sağlayabilen toplumlar gelişirken dogmaların içine sıkışan, sorgulamayı reddeden ve düşünsel durağanlığı benimseyen toplumlar ise zaman içinde gerilemiştir. Günümüzde de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Teknolojinin baş döndürücü hızla ilerlediği, bilimsel gelişmelerin günlük yaşamı yeniden şekillendirdiği bir çağda hâlâ bazı insanların değişime direnmesi dikkat çekici bir çelişki oluşturmaktadır.
Aslında bilgi ile bilgisizlik arasındaki farkı hayatın kendisi öğretmektedir. Yaşanan olaylar, ekonomik krizler, çevre felaketleri, salgınlar ya da teknolojik dönüşümler insanlığa sürekli yeni dersler vermektedir. Ancak bu dersleri herkes aynı şekilde okuyamamaktadır. Görmek istemeyen gözler, duymak istemeyen kulaklar ve düşünmeyi reddeden zihinler için gerçek, çoğu zaman anlamını kaybetmektedir. Bu durum yalnızca bireysel bir eksiklik değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önündeki en büyük engellerden birisidir.
Cehalet çoğu zaman sadece “bilgisizlik” olarak tanımlanır. Oysa mesele bundan daha derindir. Cehalet, insanın bilmediğini bilmemesi ve öğrenmeye kapalı hale gelmesidir. Aynı düşünceyi, aynı yöntemi ve aynı hatayı sürekli tekrar edip farklı sonuçlar beklemek de bunun bir göstergesidir. Bilimsel düşünce ise tam tersine sürekli sorgulamayı esas alır. Çünkü dünya durağan değildir. Doğa değişmekte, toplumlar dönüşmekte, insan ihtiyaçları farklılaşmaktadır. Dün doğru kabul edilen bir yaklaşım bugün eksik kalabilmekte, bugün kesin görülen bir bilgi yarın yeni bulgular ışığında yeniden değerlendirilebilmektedir.
Bilimin gücü de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Bilim, mutlak doğrular üretmekten çok gerçeğe yaklaşma çabasıdır. Şüphe eder, sorgular, dener ve gerektiğinde kendi sonuçlarını yeniden gözden geçirir. Bu nedenle bilim durağan değil dinamiktir. Sürekli yenilenir. Zaten bilimsel ilerleme de bu eleştirel düşünce sayesinde mümkün olmuştur. Eğer insanlık “değişmez doğrular” içine hapsolsaydı bugün ne modern tıptan ne uzay teknolojilerinden ne iletişim devriminden ne de tarımsal gelişmelerden söz edebilirdik.
Bir Fransız düşünürün ifade ettiği gibi “Kesin olan tek şey hiçbir şeyin kesin olmadığıdır.” Bu yaklaşım aslında bilimsel düşüncenin özünü anlatmaktadır. Çünkü bilim, insan aklının sınırlarını kabul ederken aynı zamanda o sınırları aşma çabasını da sürdürmektedir. İnsanlığın bugün ulaştığı bilgi düzeyi, binlerce yıllık sorgulama ve araştırmaların sonucudur. Bu nedenle bilimi reddetmek, aslında insanlığın ortak birikimini reddetmek anlamına gelir.
Bilimden uzaklaşıldığında ise boşluğu çoğu zaman bağnazlık doldurur. Bağnazlık, düşüncenin donması, sorgulamanın sona ermesi ve kişinin kendi fikrini mutlak doğru kabul etmesidir. Böyle bir anlayışta farklı görüşlere tahammül azalır, eleştiri düşmanlık olarak görülür ve toplum giderek kutuplaşır. Oysa insanlık tarihi göstermektedir ki hiçbir medeniyet sadece kör inançla ilerlememiştir. Gelişmenin temelinde daima bilgi, araştırma ve düşünsel özgürlük yer almıştır.
İnsanın evrendeki konumu düşünüldüğünde aslında ne kadar küçük bir varlık olduğu daha iyi anlaşılır. Sonsuz bir evren içerisinde küçücük bir gezegende yaşayan insanın kibirle hareket etmesi, kendi düşüncesini mutlak hakikat sanması büyük bir çelişkidir. Belki de bazı insanların bilimden korkmasının temelinde bu gerçek yatmaktadır. Çünkü bilim insana sınırsız olmadığını, doğanın yasalarına bağlı yaşadığını ve sürekli öğrenmek zorunda olduğunu hatırlatır.
Din ile bilimi birbirine karşıt göstermek de çoğu zaman yanlış bir yaklaşım olmuştur. İslam düşüncesinin temel kaynaklarına bakıldığında bilginin ve öğrenmenin son derece önemli olduğu görülmektedir. Kutsal kitabımızın ilk emrinin “Oku” olması tesadüf değildir. Bu yalnızca yazılı metinleri okumayı değil, doğayı, insanı, toplumu ve evreni anlamayı da ifade etmektedir. Suyu, toprağı, gökyüzünü, canlıları ve hayatın işleyişini okuyabilmek bilimsel bakış açısını gerektirir.
Peygamber Efendimizin “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” sözü de bilginin sınır tanımadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Buradaki mesaj son derece nettir: Bilgi kimdeyse, nerede üretiliyorsa gidip öğrenmek gerekir. Çünkü ilim insanlığın ortak mirasıdır. Bu nedenle bilimi reddeden bir anlayışın aslında kendi inanç kaynaklarıyla da çeliştiği söylenebilir.
Bugün, çevre sorunlarından iklim değişikliğine, tarımsal üretimden enerji krizlerine kadar insanlığın karşı karşıya olduğu pek çok mesele bilimsel yöntemlerle çözülebilir. Özellikle sürdürülebilir tarım, su yönetimi, gıda güvenliği ve çevrenin korunması gibi alanlarda bilimsel bilgiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Popülist söylemler ya da önyargılar bu sorunları çözmeye yetmemektedir. Gerçek çözüm, araştıran, üreten ve eleştirel düşünebilen bireylerin yetiştirilmesinden geçmektedir.
Sonuç olarak bilim yalnızca laboratuvarlarda yapılan deneylerden ibaret değildir. Bilim aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Şüphe etmeyi, sorgulamayı, öğrenmeyi ve değişime açık olmayı gerektirir. İnsanlığın geleceği de büyük ölçüde bu anlayışın toplumlarda ne kadar yerleşeceğine bağlıdır. Çünkü karanlığı ortadan kaldıran şey bağnazlık değil, bilginin ışığıdır. İnsan ancak okuyarak, düşünerek ve anlayarak kendisini geliştirebilir. Aksi halde insan, kendi oluşturduğu dar düşünce kalıpları içinde kaybolmaya mahkûm olur.