Feminizm ve Entelektüel Cehalet
Feminizme ilişkin eleştiride bulunurken hâlâ “erkek düşmanlığı” gibi ucuz ve tembelsi reflekslere sığınmak, yalnızca bu kavramı değil, bu fikri beyan edenin entelektüel donanımını da ele verir. Feminizm, sosyal medyada birkaç sloganla tüketilecek bir öfke dili değildir; tarihsel derinliği, teorik arka planı ve akademik birikimi olan ciddi bir düşünce geleneğidir. Bu geleneği, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde karikatürize eden her söylem, eşitlik tartışmasından sıyrılmanın daha “makul” bir yolu olarak işlev görmektedir.
Gerçek feminizm, erkeklere nefret içgüdüsüyle yaklaşmayı değil, erkek egemenliğinin doğal ve değişmez olduğu varsayımını reddetmeyi esas alır. Buradaki fark elzem niteliktedir. Feminizmin teması bireysel erkekler değil, erkekliği merkez alan iktidar düzenidir. Ataerkil sistem, gücü, aklı, otoriteyi ve meşruiyeti sistematik şekilde erkeklikle özdeşleştirirken; kadınları, itaat, fedakârlık ve görünmez emek alanına hapseder. Feminizmin hedef tahtasına yerleştirdiği olgu tam olarak bu kurgudur. Bu kurguyu savunup ardından “ama erkek düşmanlığı yapıyorsunuz” sözlerine yer vermek, eleştiriyi kişiselleştirerek etkisizleştirme çabasından başka bir şey değildir.
Feminizmi tarih dışı, çağın sapması gibi sunan yaklaşım da aynı ölçüde sorunludur. Kadınların kamusal alanda var olma, eğitim alma, mülk edinme ve söz söyleme mücadelesi, insanlık tarihi kadar eskidir. Aydınlanma düşüncesinin “evrensel birey” tanımı kadınları bilinçli biçimde dışarıda bırakırken, feminist itiraz tam da bu iki yüzlülüğe karşı yükselmiştir. Sanayi toplumunda kadın emeği görünür pozisyona geldiğinde, bu emeğin sömürülmesine karşı geliştirilen söylem yine feminist düşünceden beslenmiştir. Bugün beden politikaları, temsil krizi ve ücret eşitsizliği konuşuluyorsa, bu feminizmin “abartısı” değil; hâlâ çözülememiş yapısal sorunların somut kanıtıdır.
Medya ve kültürel alanlar söz konusu olduğunda feminizmin rahatsız edici bulunması şaşırtıcı değildir. Feminist eleştiri, alışıldık hikâye anlatma biçimlerini bozar, konforlu suskunluk alanlarını dağıtır. Kadın cinayetlerini münferit olay gibi sunan dili, mağduru sorgulayan haber kurgusunu, erkek şiddetini romantize eden anlatıları ifşa eder. Bu ifşa, çoğu zaman “fazla sert”, "fazla ofansif ya da “marjinal” bulunur. Oysa burada marjinal olan eleştiri değil, eşitsizliği normalleştiren ana akıldır.
Feminizmi erkek düşmanlığı olarak etiketleyenlerin yaşadığı asıl rahatsızlık, eşitlik fikriyle değil, hesap verme ihtimaliyledir. Çünkü feminizm, sadece kadınların ne yaşadığını anlatmaz; kimin nasıl neden kayırıldığını da fiziksel biçimde ortaya koyar. Bu sebeple de mesele bilgi eksikliğinden çok, bilginin yarattığı sarsıntıyı kabullenme cesaretiyle ilgilidir. Cehaletin sona ermesi, feminizmi yumuşatarak değil; tam tersine onun teorik sertliğini, tarihsel sürekliliğini ve politik ciddiyetini görünür kılarak mümkündür.
Gerçek feminizm, erkekleri dışlayan bir kulüp değildir; ataerkil düzenin ürettiği sahte üstünlüklerle yüzleşmeyi reddedenleri rahatsız eden bir eleştiri çemberidir. İntikam değil dönüşüm ister. Nefret değil adalet talep eder. Bugün feminizmi hâlâ bir düşmanlık söylemi olarak okuyanlar, aslında eşitlik fikrinin kendi konfor alanlarını nasıl tehdit ettiğini itiraf etmektedir. Bu yazımda da açıkça ifade etmek istediğim; feminizmi steril, zararsız ve makbul görünümde yansıtmak değil, onun neden bu kadar rahatsız edici olduğunu siz değerli okurlarıma sunmak.