Çarşamba Hadisimiz

Çarşamba Hadisi

Ebû Hüreyre radıyallahuanh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­du:

“Şüphesiz Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşnut olur, üç şeyden de hoşlanmaz. Sizin sadece kendisine ibadet etmenizden, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamanızdan ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp tefrikaya düş­memenizden hoşlanır. Dedi kodu yapmanızdan, çok sual sormanızdan ve malı telef etmenizden de hoşlan­maz.”

(Müslim, Akdiye 10. Ayrıca bk. Mâlik, Muvatta’, Kelâm 20; Ahmed İbni Han- bel, Müsned, II, 327,360,367)

Açıklamalar

Allah’ın rızâsından, hoşnut olmasından maksat, O’nun emirlerini yerine geti­ren, yasaklarından kaçınan kullarına verdiği mükâfat ve sevaptır. Allah’ın rızâ göstermemesinden, hoşnut olmamasından veya bazı hadislerde ifade edildiği gibi kızmasından maksat ise, yasaklarına uyulmaması sebebiyle kula yazdığı günah ve bunun karşılı­ğında kişinin göreceği cezâdır. ibadet, kulluk demektir. Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtından üstün yarattığı insandan istediği ilk şey, Al­lah’ı bilip tanıması, O’na kulluk bilincine sahip olması ve sadece O’na ibadet etmesidir. İmanın ve İslâm’ın temel şartı, tevhid inancına sahip olmak ve ibadet edilecek yegâne mâbud olarak Allah’ı tanımaktır, ibadet, yani kulluk tabiri, sadece kişinin yapmak­la mükellef olduğu belirli ibadetleri kapsamaz; bunun aksine, onun bütün hayatını Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda düzenlemesi anlamı­ na gelir. Farz kılınmış olan ibadetlerin gayesi, kişiyi bu hedefe ulaştırmaktır. Bu gerçeği kavrayan kimsenin haya­tının her anı kulluktan ibarettir. Tevhidi kavrayan, Allah’ı bilen, meşhur ve yaygın ifadesiyle mârifetullaha ulaşan ve Allah’a kul olma şuuruna sahip olan bir insanın şirke düşmesi, gizli veya açık şekilde Allah’a herhangi bir şeyi ortak koşması düşünülemez. Allah’a şirk koşan kimse, tevhid inancından uzaklaşmış ve Rabbi ile bağını ko­parmış olur. Çünkü tevhid ile şirk aynı kalpte birleşmez.

Allah’ın ipine sarılmaktan maksat,

Allah’a verdiği sözde durmak, O’nun Kitab’ı olan Kur’an’a ve yegâne hak din olan İslâm’a sarılmaktır. Kur’an’a sarılan İslâm’ı hayatının düsturu edinmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın emir ve yasakları doğrultusunda bir yola girmiş olur ki, bu yol sırât-ı müstakimdir. Allah’ın Kitab’ı ve Resûlü’nün Sünnet’i bu en doğru yolun yegâne ve şaşmaz reh­beridir. Böyle bir yolda olanlar tefrikaya düşmezler; düşmemeleri gerekir. Çünkü Allah Teâlâ “Hep birlikte Al­lah’ın ipine sımsıkı yapışın; tefrikaya düşüp parçalanmayın” buyurur [Âl-i imrân sûresi (3), 103]. Şu halde tefrika­lar Kur’an ve Sünnetten, İslâm’dan kaynaklanmaz. Çünkü bunlar tefri­kanın değil tevhidin, birlik ve bera­berliğin kaynağıdır. Ümmetin düştüğü tefrikaların menşei Kur’an ve Sünnet dışı düşünce ve yönelişlerdir. İslâm tarihi boyunca ümmetin içinde görülen sapmaların, düşülen tefrikaların se­bepleri İslâm’dan uzaklaşma, bilerek ya da bilmeyerek düşmanın oyununa gelmedir. Bundan kurtulmanın çaresi de Kur’an ve Sünnet’e yönelmektir. Allah’ın rızasına uygun olmayan işler, O’nun hoşnut olmadığı şeyler de vardır. Bunlardan biri, dedikodudur.

Dedikodu, kişinin kendisi içinde olma­dığı halde başkalarının yapıp ettiklerini, hiç kimseye faydası olmayan sözleri, gereksiz ve lüzumsuz konuşmaları tekrarlayıp durmaktır. Hadîs-i şerifteki ifadesiyle “kil ü kâl”, şunun bunun söylediği aslı astarı olmayan sözlerdir. Falan şöyle demiş, filan ona şu karşılığı vermiş şeklindeki faydasız konuş­maların tekrarının kişiye ve topluma kazandıracağı bir şey yoktur. “Her duy­duğunu söylemek kişiye yalan olarak yeter” (Bagavî, Şerhu’s-sünne, XIV, 319) hadisi de konumuza ışık tutar. Bu çeşit davranışlar kişilerin günaha girmesine, fertler arasında kin ve nefretin, toplum içinde de huzursuzluğun ve sevgisiz­liğin artmasına sebep olur. Neticede toplum bir gıybet ve dedikodu çaresiz­liği içine düşer ve faydalı işler yap­maktan uzaklaşır. Günümüzde bunun acı örneklerini yaşamakta oluşumuz, konunun ne kadar önemli olduğunu gözlerimiz önüne sermektedir.

Allah’ın hoşlanmadığı bir başka şey de lüzumsuz yere çok sual sormaktır. Aslında faydalı soru ilme katkı sağlar; Kur’ân-ı Kerîm insanları buna teşvik eder. “Sana sahâbîler ne infâk edelim diye sorarlar?” [Bakara sûresi (2), 215]
ve “Bilmediğiniz şeyleri ehl-i ilimden sorunuz” [Nahl sûresi (16), 43] âyetleri buna delâlet eder. Fakat fayda­sız sualler hem kendisine soru sorulanı rahatsız eder hem de insanları gerek­siz ve lüzumsuz şeylerle uğraşmaya sevkeder. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e gereksiz ve lüzumsuz soru­lar sorulmasını yasaklamıştır: “Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde ho­şunuza gitmeyecek şeyleri sormayı- nız”[Mâide sûresi (5), 101]. Peygamber Efendimiz de “Benim size bıraktığım hususlarda, siz de beni kendi halime bırakınız” (Buhârî, i’tisâm 2; Müslim, Fezâil 130) buyurarak, daha önceki ümmetlerin helâk oluş sebeplerinden birinin de peygamberlerine çok soru sormaları olduğunu belirtmiştir. Peygamber Efendimizin bildirdiğine göre, Allah’ın razı ve hoşnut olmaya­cağı üçüncü husus malı telef etmek­tir. Malı telef etmek, bir bakıma onu israf etmek olup, Allah’ın hoşlanmaya­cağı şekilde ve hoşlanmadığı yerde, dinin meşru kabul etmediği tarzda kullanmaktır. İslâm’ın kabul ettiği temel prensip, mal ve para, helâl yollardan kazanılıp yine helâl yerlere harcanma­lıdır. Malın ve paranın önemi, kişinin beşerî ihtiyaçlarını temin etmesinin aracı olması, başkalarına muhtaç olup insanlara el açmasını önlemesinden kaynaklanır.

Mal ve paraya bir kutsallık izafe edilmesi veya en üstün değer gibi al­gılanması İslâm nazarında asla makbul sayılmaz. Malını telef edenler ve israf yoluna girenler Allah’ın kendilerine vermiş olduğu nimete nankörlük etmiş sayılırlar. Böyleleri bir müddet sonra başkalarına muhtaç hale gelebilirler. Çünkü dünya malı kişi için bir imtihan vesilesidir. Allah’ın verdiği her nimeti yerli yerinde kullanmak gerektiğini, o nimeti veren Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’de kullarına öğretmiştir. Her nimet gibi mal ve mülk de helâl veya haram yolda harcanabilir. Mallarını helâl yollara sarfedenler, büyük sevap kazanır, onu âhiret azığı haline getirmiş olurlar; haram yollarda tüketenler ise günah kazanır, âhiretlerini de perişan ederler. Bu sebeple Kur’an’ın en çok üzerinde durduğu konulardan biri de infâk, yani malını Allah yolunda sarfetmektir. Harcamanın ölçüsü de Kur’an’da bize bildirilmiş olup, “Onlar mallarını harcadıkları zaman israf etmezler; cimrilik de göstermezler. İkisi arasında orta bir yol tutarlar” buyurulur [Furkân sûresi (25), 67], (Ha­disin farklı bir rivayetinin yorumu için bk. i. Lütfi Çakan, Hadislerle Gerçekler, II, 30-36.)

Hadisten Öğrendiklerimiz

1.  Şu üç davranıştan Allah razı ve hoşnut olur:

*  Allah Teâlâ’yı hakkıyla bilip, tanıyıp sadece O’na kulluk ve ibadet edilme­sinden;

*  Allah Teâlâ’ya hiçbir şeyin ortak koşulmamasından;

*  Allah’ın ipi olan Kur’an’a ve İslâm’a sımsıkı sarılıp tefrikaya düşülmemesin- den.

2.   Şu üç çirkin davranıştan da Allah razı ve hoşnut olmaz:

Kişinin dinine ve dünyasına fayda sağlamayan dedikodudan;

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.