Konya
Parçalı az bulutlu
15°
Aksaray
Parçalı az bulutlu
14°
Karaman
Az bulutlu
16°

Eğitilemiyoruz, neden?

YAYINLAMA:

Toplumsal tartışmalarda, günlük yakınmalarda ve sosyal medya serzenişlerinde belki de en sık duyduğumuz cümlelerden birisidir: “Biz eğitilmeyiz, bizden adam olmaz.”

Trafikte bir kural ihlal edilir, kamuya açık bir alana çöp atılır, bir başkasının hakkı kolayca ihlal edilir, hemen ardından aynı cümle gelir. Sanki bütün bunlar bizim değişmez kaderimizmiş gibi… Oysa gerçekten öyle mi?

İnsan öğrenebilen, davranışlarını değiştirebilen ve içinde bulunduğu şartlara uyum sağlayabilen bir varlıktır. Öyleyse sorun insanın eğitilememesi değil, eğitim dediğimiz şeyin neden davranışa dönüştürülemediğidir.

Çünkü eğitim, yalnızca bilgi vermek değildir. Bir insanın doğruyu bilmesi ile doğru olanı yapması aynı şey değildir. Trafikte kırmızı ışığın ne anlama geldiğini bilmek başka, kimse yokken de kırmızı ışıkta durmak başka bir şeydir. Çöpün yere atılmaması gerektiğini bilmek başka, elinizdeki ambalajı çöpü atılacak yer bulana kadar taşımak başka… Demek ki ortada bilgi eksikliğinden daha büyük bir mesele var.

Bilmek başka, yapmak başka

Eğitim denildiğinde çoğu zaman aklımıza okul, öğretmen, ders ve müfredat geliyor. Oysa hayatın kendisi başlı başına bir eğitim alanıdır. Ailede, trafikte, okulda, iş yerinde, sokakta ve kamu kurumlarında sergilediğimiz davranışlar, yalnızca kitaplardan öğrendiğimiz bilgilerle şekillenmez. İnsan, öğrendiğini çevresinde gördükleriyle karşılaştırır ve sonunda bir davranış biçimi geliştirir.

Uzun yıllar boyunca eğitim sistemimizde bilgi edinmek, sınavı geçmek ve diploma almak olarak öne çıktı. Bilginin davranışa, davranışın alışkanlığa, alışkanlığın da toplumsal kültüre dönüşmesi ise çoğu zaman ikinci planda kaldı ve ihmal edildi.

Böyle olunca çocuklara “dürüst olun”, “kurallara uyun”, “çevreyi koruyun” diyoruz. Fakat çocuk bunların tersini günlük hayatında görüyorsa söylenen ile yaşanan arasındaki çelişkiyi fark ediyor. Ve insan, çoğu zaman söyleneni değil, yapılanı öğreniyor.

Asıl ders kitabı toplumdur

Toplumun tamamı aslında büyük bir öğrenme laboratuvarıdır. İnsanlar yalnızca okulda değil, hayatın içinde de davranış öğrenirler. Kuralların adil biçimde uygulandığını gören insan, kurallara uymanın anlamlı olduğunu düşünür. Buna karşılık kuralların kişiye göre değiştiğini, bazı ihlallerin görmezden gelindiğini veya yaptırımın yalnızca bazı insanlar için işletildiğini gören birey, başka bir şey öğrenir: “Kuralı değil, kuralın açığını bul.”

İşte burada eğitim ile toplumsal düzen birbirinden ayrılmaz hâle gelir. Toplumda yanlış davranışın hiçbir karşılığı yoksa, doğru davranışın da bir anlamı kalmaz. İnsan, yaptığı davranışın sonucunu görerek öğrenir. Eğer kurallara uyan ile uymayan arasında hiçbir fark yoksa, hatta zaman zaman kurallara uymayanın daha avantajlı olduğu düşünülüyorsa, toplumun verdiği ders son derece açıktır. Bu durumda “eğitim” değer kaybetmeye başlar.

Çocuklara ne söylüyoruz, ne gösteriyoruz?

Eğitimin belki de en önemli unsurlarından biri örnektir. Çocuklar, yetişkinlerin söylediklerinden çok yaptıklarını izlerler. Anne babalarını, öğretmenlerini, yöneticilerini, çevrelerindeki insanları gözlemler ve davranış kalıplarını buradan öğrenirler.

“Kurallara uyun” diyen bir yetişkin, kuralları çiğniyorsa, “dürüst olun” diyen bir insan hile yapıyorsa, “çevreyi koruyun” diyen bir kişi çöpünü sokağa bırakıyorsa, çocuğa verilen mesaj sözcüklerden değil davranıştan oluşur. Atalarımız bunu tek cümleyle anlatmış: “Armut dibine düşer.”

Yıllar önce bir gün belediye otobüsünde gidiyordum. Beş-altı yaşlarında bir çocuk elindeki krakeri yiyordu. Kraker bitince ambalajı hâlâ çocuğun elindeydi. Annesi ambalajı çocuğun elinden aldı ve otobüsün camından dışarı attı. İçimden sadece “Eyvah!” dedim. Çünkü o çocuğa bir daha “Çöpleri yere atma, çevreyi kirletme” demenin ne kadar zor olduğunu düşündüm. Çocuk, annesinin söylediğini değil, annesinin yaptığını öğrenir. İşte bu nedenle eğitim bazen bir sınıfta değil, bir otobüs camının kenarında da kaybedilebiliyor.

Polis yokken ne yapıyoruz?

Eğitimin gerçek ölçüsü belki de tam burada ortaya çıkıyor. Başımızda polis varken, kamera varken, öğretmen bakarken veya bir otorite bizi denetlerken kurallara uyuyorsak henüz tam anlamıyla eğitilmiş sayılmayız. Asıl mesele, kimsenin bizi görmediği anda ne yaptığımızdır. Çünkü eğitimin nihai amacı, insanın dışarıdan sürekli denetlenmesine ihtiyaç bırakmayacak bir vicdani iç denetim mekanizması geliştirmesidir.

Kimse görmüyorken de doğru olanı yapmak… Kimse uyarmıyorken de çöpü çöp kutusuna atmak… Trafikte polis yokken de kurala uymak… Sıra kendisine geldiğinde başkasının hakkını gözetmek… Bunlar eğitimle kazanılması gereken davranışlardır. Aksi hâlde ortaya yalnızca cezadan kaçınan bireyler çıkar. Ceza yoksa kural da yokmuş gibi davranılır.

Sınırı geçince neden değişiyoruz?

Bunun ilginç örneklerinden birini ülkeler arasındaki yolculuklarda görmek mümkündür. Avrupa’dan Türkiye’ye doğru gelirken bir sınır kapısından geçersiniz. Bir tarafta çevre düzeni, diğer tarafta yol kenarlarında pet şişeler, ambalajlar ve çeşitli atıklarla karşılaşabilirsiniz. Elbette bunun tek bir nedeni yoktur. Altyapı, denetim, belediye hizmetleri, çevre kültürü ve bireysel sorumluluk gibi birçok faktörün etkisi vardır. Ancak bu görüntü bize önemli bir soru sordurur:

Aynı insan, bir ortamda neden kurala daha fazla uyuyor da başka bir ortamda daha kolay ihlal ediyor?

Demek ki insan davranışını yalnızca bireyin karakteriyle açıklamak yeterli değildir. İçinde yaşadığımız düzen, uygulanan kurallar, yaptırımlar ve çevremizde gördüğümüz davranışlar da bizi şekillendiriyor.

Peki gerçekten eğitilemiyor muyuz? Bence hayır.

Sorun, insanın eğitilememesi değil, eğitimin yalnızca okuldan beklenmesidir. Çocuğa okulda çevre bilinci kazandırıp evde yere çöp atıyorsak, ona dürüstlüğü anlatıp günlük hayatta hileyi normalleştiriyorsak, kurallara uymasını isteyip kuralların herkese eşit uygulanmadığı bir ortam oluşturuyorsak, çocuğun kafasında doğal olarak bir çelişki oluşacaktır. Çünkü eğitim yalnızca anlatılanlardan değil, yaşananlardan meydana gelir.

Bu nedenle eğitimi sadece müfredat meselesi olarak görmemek gerekir. İyi bir müfredat önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Okulda verilen mesajın ailede, sokakta, iş yerinde ve kamu hayatında karşılığının bulunması gerekir. Kuralların herkes için eşit uygulandığı, liyakatin önemsendiği, doğru davranışın karşılığını bulduğu ve yanlış davranışın sonuçsuz kalmadığı bir toplumda eğitim daha anlamlı hâle gelir.

Sonuçta mesele “Biz neden eğitilemiyoruz?” sorusu değildir. Belki de asıl soru şudur:

Biz çocuklarımıza ve birbirimize nasıl bir hayatı öğretiyoruz?

Çünkü insan, içinde yaşadığı toplumun yalnızca üyesi değil, aynı zamanda öğrencisidir. Ve bazen en etkili eğitim, bir öğretmenin söylediği cümle değil, toplumun her gün sergilediği davranıştır. Biz eğitilebiliriz. Yeter ki eğitimi yalnızca okulun dört duvarı arasında aramayalım. Eğitimi bir ders, bir sınav veya bir diploma olmaktan çıkarıp bir yaşam biçimi hâline getirelim.

Yorumlar
Yorum yazma kurallarını okumuş ve kabul etmiş sayılırsınız