Boş konuşmak
Boş konuşmak, çoğu zaman gerçek duyguları ve düşüncelerin gizlenmesi nedeniyle yapılır. İnsanların arka planda söylediklerinin, niyetlerinin bilinmediği durumlarda, yüzeysel ifadelerle çeliştiği durumlar sıkça yaşanır. Hatta bu konuda çok güzel bir de deyim vardır “Leyleğin ömrü lakırtıyla geçer” diye. Bilindiği gibi leylekler gagalarını birbirine çarparak tak tuk sesler çıkarır.
Günümüz dünyasında boş konuşmak adeta bir alışkanlık haline gelmiştir. Üstelik buna yalnızca sıradan insanlar değil, siyasetçilerden iş insanlarına kadar sözlerinin ağırlık taşıması gereken kişiler de dahildir. Hatta mevcut iletişim düzeni bunu teşvik etmektedir. Örneğin, binlerce insan bir siyasetçinin sosyal medya hesabından ne söyleyeceğini merakla beklemekte ya da yaptığı konuşmaları dikkatle takip etmektedir. Oysa söylenenlerin önemli bir kısmı çoğu zaman gündem yaratmaktan öteye geçmemektedir.
Çocukluğumda komşumuz rahmetli Mevlüt amca vardı. Hemen her akşam bize gelir, hele bir anlatayım” der, 1950 lerde İstanbul’da yaptığı seyyar satıcılığı anlatırdı. Elbette abartılı biçimde anlatım, bizim de hoşumuza gider, hele bir daha anlat derdik. Televizyonun, sosyal medyanın ve iletişim araçlarının bugünkü kadar yaygın olmadığı dönemlerde böyle insanlar çevrelerinde ilgi görürlerdi.
Aradan yıllar geçti. Ancak zihniyet çok da değişmedi. Bu kez yüzyüze değil, sosyal medya ya da televizyon gibi kitle iletişim araçları ile boş boş konuşan türler belirdi. Ellerine fırsat geçince olur olmadık şeyleri anlatıp, milleti eğlendirdiğini sanmakta. Rahmetli babam sıklıkla derdi “yalan ya varsın olsun” diye. Bizim kuşak iyi bilir, Dallas dizisi TV de oynar, herkes televizyon karşısında Ceyar’ı bir kaşık suda boğacak şekilde davranırdı. Unutuldu gitti. Ancak o zamandan günümüze olay farklı yönde gelişti. Hiçbir akademik birikimi olmayan, okumayan ancak acayip bilgili olan tipler türedi. En iyi onlar bilir, şeklinde davranmaya başladı. Bu sadece yorum yapmak anlamında değil elbette.
Bazen merak ediyorum, adam tiwitter ya da instagram başında bekleyip duruyor ki birisi canlı yayın açmış, ne diyecek... Son olarak herkesin bildiği gibi bir cinayet işlendi, meşhur fenomenimiz canlı yayın açmış, binlerce kişi de onun çığlık atışını izlemiş. Şimdi soruyorum, bu yapılan boş lakırtı değil de nedir?
Sanırım ülke olarak önemli bir sınavdan geçiyoruz. Çok konuşan, sürekli gündemde kalmaya çalışan insanlar bana Bremen Mızıkacıları masalını hatırlatıyor. Grimm Kardeşler tarafından yazılan bu masalda, sahiplerinin kötü muamelesinden kaçan bir eşek, bir köpek, bir kedi ve bir horozun Bremen’e giderek müzisyen olma hayalleri anlatılır. Yol boyunca dayanışma içinde hareket eden bu hayvanlar, çıkardıkları gürültüyle hırsızları korkutup kaçırırlar ve sonunda ele geçirdikleri evde yaşamaya başlarlar.
Masal, bunların birlikte yola çıkarak iyi arkadaş olmalarını ve bir kız ve annenin evine giren hırsızları kovarak orada yaşamalarını anlatır. Girdikleri evde bir canavar silüetini andırmaları (eşek üstünde köpek, onun üstünde kedi, onun üstünde de horoz) ve hepsinin birlikte bağırması sonucu ortaya çıkan kakofoni (ses) hırsızları korkutur. Bu canavar silüetinden korkan hırsızlar bir daha asla geri dönmezler.
Masalın temel mesajı dayanışma, dostluk ve birlikte hareket etmenin gücüdür. Ancak bugün etrafımıza baktığımızda bazen yalnızca gürültü çıkaran, çok konuşan ama anlamlı bir şey söylemeyen kalabalıklarla karşılaşıyoruz. Oysa önemli olan sesin yüksekliği değil, söylenen sözün değeri ve içeriğidir. Çünkü toplumları ileriye taşıyan şey, çok konuşmak değil: doğru, anlamlı ve sorumluluk sahibi olacak biçimde konuşabilmektir.