SIZMA’DA BOYALIK (OBRUK) MAĞARASI

Mehmet Gündoğdu

Sızma, kaynak kitaplarda “… Bir ilkçağ kentçiği” olarak geçer. Otantik ismi: Zizima’dır. Sızma’nın bir kervan yolu üzerinde olmasından dolayı çeşitli yerlerde yol emniyeti için karakol kuleleri vardır. Bugün kulelerin kalıntıları göze çarpıyor. Bildiğiniz gibi çok yakın bir zamana kadar Sızma’da Civa madeni çıkarılmaktaydı. Bu maden artık çalıştırılmıyor. Sızma isminin bu madenden geldiği söyleniyor ama bana göre otantik ismi olan Zizima’nın bozulmuş şekli. 

Sızma’dan çıkıp, Yükselen kasabasını geçtikten sonra; karşı tepelere doğru tırmanılırsa oldukça kayalık bir bölge göze çarpar. Sızmalılar’ın Boyalık veya Obruk dedikleri harika mağara bu kayalığın içindedir. Dağın eğimi 80 dereceye yakın, kayalıklar ise tam bir uçurum 90 derece diktir. 

Rehberlerimiz; bu mağaraya birçok kez girdiklerini, içinde bir hafta dolaşıp ucunu-bucağını bulamadıklarını, mağaranın içinde henüz görmedikleri pek çok yer olduğunu söylediler. Hayret edilecek bir yer bu mağara ve görmeye de değer. 

Mağaranın içi oldukça soğuktur. Tepeden sürekli su damladığından; her yer ıslak, yerler çamur. Altı uçurum olan bu kaygan geçitten aşağıya doğru indikçe alan yavaş- yavaş genişlemeye başlıyor. İniş bitince yaklaşık 1000 metre karelik bir bölüme giriyoruz. Buranın tavan yüksekliği hemen- hemen bir minare boyu kadar var. Burası benzer bölümlerde yalnızca birisi. Sarkıtlar, doğa koşullarından dolayı kristalleşmiş kayalar ve binlerce yarasa ilk göze çarpanlardan. Yığın- yığın yarasa gübresi var. İçerisi buz gibi, zaman- zaman bir yerlerden hava akımı da geliyor. Solunum yapmamızda bir sorun yok, Dolaştığımız yerlerde; tuğla ya da taştan yapılıp, içi dışı sıvanmış havuzlar var. Çoğunun içinde içilebilir nitelikte su bulunuyor. Büyük bir olasılık; mağarada çalışanlar su gereksinimlerini bu havuzlardan karşılamışlar. 

Yer- yer insan kemikleriyle karşılaşıyoruz, bazı yerlerde kemikler yığınlara dönüşmüş. Definecilerin kazdıkları yerlerdeki mezarlardan çıkan kemikler; sağlam, hâlâ çürümemişler. 

Yavaş- yavaş ilerleyerek; yeni geçitlerle yeni- yeni bölümlere geçiyoruz. Her yanımız tünellerle dolu. Her tünel bir bölüm, bir bölüm başka bir tünele… Her yer iç içe, her yer karışık. İçeride kaybolmak an meselesi. Bizden önce bu mağaraya girenler; gidebildikleri yerlere işaretler koyup, ip çekmişler. Çıkışı kolaylaştıracak işaretler bile içeridekileri zaman- zaman şaşırtabiliyor. Mağara içinde saatlerce dolaşmamıza karşın; ulaşıp, görebildiğimiz yerler devede kulak gibi. 

Bu mağara; bir tür sıva-boya karışımı kırmızı bir madenin ocağı olarak (belki) binlerce yıl kullanılmış. 
Frigler, Romalılar, Bizanslılar… hepsi birer iz bırakmışlar bu mağarada. Hâlen çamura benzeyen, aşı boyası gibi kırmızı renkli çamursu maddenin izleri duruyor. Bu madde bulaştığı yeri boyuyor ve kolaylıkla silinmiyor. 

İnsan kemiği yığınlarından anlaşıldığına göre; bu mağaraya bir kez çalışmaya giren, bir daha dışarıya çıkmamış. Ölüleri bile kalmış buralarda. Köleler mi çalıştılar bu mağarada, yoksa tutsaklar ya da cezalılar mı? Yahut burada çalışanlar toplu kıyımlara mı uğradılar? Ya da salgın hastalıklar mı öldürdü bunca insanı? Bu soruların karşılığını asla alamayacağız. Çünkü her şey sır dolu bu mağarada. 
Sızmalılar çevrede benzer mağaraların olduğunu; yazılı ve işaretli tarihi yerlerin olduğunu söylüyorlar.